Londra’dan İlk İzlenimler

Yine bir gurbet kokusu… Yine bir ırklar cümbüşü… Londra-İstanbul arası zaman farkı iki saat. Çok değil sadece dört saatte de İstanbul’dan Londra’ya uçuyorsunuz ve gökyüzünde parlayan bir güneş karşılıyor sizi ancak soğuk bir hava ki yarınların böyle olmayacağının kafi habercisi… Evet, genel kaidede olduğu üzere burada hergün yağış var ve güneşi görmek de bir lütuf…

Heryerde büyük yeşil parklar ve koşan, yürüyüş yapan insanlar gözünüze ilişiyor. Soğuk hava insanlar tarafından kabullenilmiş sanki. Ancak tarihi bir şehirde gezerek spor yapmak da insana cazip geliyor. Tarihsel doku heryerde kendini gösteriyor ve birçok cazibe merkezi tarihi niteliğiyle ön plana çıkıyor… Şehrin iki büyük simgesi var: London Eye ve Big Ben. London Eye büyük ölçekli bir dönme dolaba benziyor ve kabinlere atlayıp yukarıdan tüm Londra’yı seyredebiliyorsunuz. Big Ben ise sadece Londra değil tüm Birleşik Krallık’ın simgesi haline gelmiş bir saat kulesi diyebiliriz kısaca.

Londra, merkezden başlayarak bölgelere ayrılmış ve ulaşım daha çok şehir genelinde yaygın olan metro, tren ve otobüs hatlarıyla yapılıyor. Metro yeraltı ve yerüstünde tüm şehri sarmış durumda ve heryer size çok yakın. Otobüslerin de 90%’ı filmlerde görüldüğü üzere çift katlı otobüsler. Otomobillerin direksiyonu dünyadaki birçok ülkenin aksine sağ bölümde konumlandırılmış. İlk günlerde bu çok garip geliyor camdan içeri bakınca ya da bir otomobilde ön sol koltukta yolcu olarak oturunca. Ancak sonra alışıyorsunuz. Bu düzen trafik için de geçerli tabi; yani trafik sağdan değil de soldan işliyor. Hatta insanlar bunu o kadar benimsemişler ki merdivenlerde bile soldan ilerliyorlar.

Evler genellikle iki katlı ve ahşap yapılar. Sanırım tüm evlerin ortak özelliği, banyo ışığının tavandan sarkan sifon kolu benzeri bir ipin çekilmesiyle açılıp kapanması. Odalar Türkiye’ye kıyasla genellikle çok küçük ama sevimli. Hemen hemen her evin bir arka bahçesinin olması da bir avantaj. Adres bulmak ise şimdiye kadar gördüklerimin en kolayı. Türkiye ya da ABD’nin aksine burada postakodu sadece beş rakamdan oluşmuyor. Örnek postakodu: SE14 6NW. Bu postakodunu navigasyona girmeniz nokta hedefe varış için yeterli bir kriter.

Çekik gözlüler burada da göze çarpıyor ancak dünyanın hemen her yerinden gelen birçok insan yaklaşık on milyonluk şehir nüfusunun yarısını oluşturuyor. İngilizlerden sonra Hintliler, Pakistanlılar ve İrlandalılar en kalabalık nüfuslu topluluklar. Hemen hemen her ülkeden insanın olması özellikle gıda sektörünü etkilemiş. Heryerde dünyanın çeşitli ülkelerinden lezzetler sunan irili ufaklı restoranlar görebiliyorsunuz.

Türkler genellikle kuzeyde toplanmışlar ve bölge mini Türkiye imajına bürünmüş. Her türlü ihtiyaç için kuzeyin paha biçilmez bir yanı var. Özellikle Türk kebapçılar çok yaygın.

Adada bilindiği gibi futbol çok seviliyor ve Premier Lig heyecanla takip ediliyor. Chelsea, Arsenal, Fulham ve Tottenham da Londra’nın önde gelen futbol takımları ve Türkler daha çok Tottenham taraftarı…

Hayat haliyle burada oldukça pahalı. 1 Pound yaklaşık olarak 3 Türk Lirasına tekabül ediyor ancak burada ”1 TL=1 Pound” şeklinde düşünmek zorundasınız.

Burada vakit çabuk geçiyor eğitim süreleri de yabancılar için oldukça kısa. Master programları genellikle bir sene sürüyor ve doktoralar da üç ila dört senede tamamlanıyor.

Bugün Londra’da yedinci günüm ve anlatabileceklerim şimdilik bunlardan ibaret. Kim bilir yarın daha neler göreceğim…

Fi emanillah…

Selman ÇELİK