Taksim’de Bize Ne Oldu?

Bundan 2 ay önce Taksim Meydanı üzerine akademik bir makale hazırlamıştım. Bir mimari tanım olan meydanın politika ile olan ilişkisini araştırıyordum. Yazımın teması, çok partili sisteme geçiş ve STKların kuruluşunun ardından Türkiye’de siyasi bir iç savaşın başladığı ve hala devam ettiği üzerineydi. Bu savaşı idame ettiren aktörlerin de listelenmesi gerekiyordu ve neticede beş ana grup ortaya çıkıverdi: Hükümetler, muhalif partiler, STKlar, mesleki kuruluşlar ve ordu.

Ülkedeki siyasi olayları kronolojik olarak inceleyince bu savaşın fiziksel süreçle başlamış olup son on yıldır AK Parti’nin iktidara gelişiyle tamamen psikolojik sürece geçildiğini yazdım. Her iki süreci de üçer madde ile örneklemek için Taksim Meydanı biçilmiş kaftandı. Fiziksel süreç: 6-7 Eylül Olayları (1955), Kanlı Pazar (1969) ve Kanlı 1 Mayıs (1977); Psikolojik Süreç: Tarlabaşı Yıkımları (1986), Cami Sorunu (1995) ve Yayalaştırma Projesi (2012-2013).

Şimdi görüyorum ki 31 Mayıs 2013 Cuma günü başlayan Taksim Gezi Parkı’ndaki eylem bu siyasi savaşa ayrı bir boyut kattı. Gezi Parkı’ndaki ağaçlar için başlayan halis protesto bir anda ülke çapında olaylara ve gösterilere dönüştü. Göstericiler arasındaki provakatörler ve polisin orantısız güç kullanımı olayları tetikledi. Bir kişi (polis müdahalesiyle olmamakla beraber) hayatını kaybetti, yüzlerce eylemci ve polis yaralandı.

Eylemcilerin profillerine bakacak olursak, yıllar önce bu meydandaki diğer büyük buluşmalarda olduğu gibi sol hareketlere ve görüşlere yatkın insanlar ağırlıktaydı. Ancak az da olsa sağ görüşten eylemciler de bu kez Taksim’deydi. Asıl ilginç olan ise, Türkiye tarihinde görülmemiş bir şekilde Türkiye’nin birçok karşıt ideolojisi yanyanaydı. Daha da önemlisi, eylemcilerin büyük çoğunluğu sivil kimlikleriyle birbirleriyle buluştular. Bunların gerçekleşmesinin temel etkeni sosyal medya oldu.

Buraya kadar herşey normal/olası gözüküyor ancak eylemlerin tüm sürecini yeniden okuduğumuzda belirli ve tek bir amacın olmadığı ve tam aksine birbirinden çok farklı yakın-uzak birçok amaç için aynı meydanlarda, aynı sokaklarda ve aynı saatlerde biraraya gelindiği görülüyor. Kimisi arkadaşları polisin aşırı biber gazına maruz kaldığı ve/veya yaralandığı için, kimisi de sadece başbakana varlığını hatırlatmak için; kimisi medyayı protesto için, kimisi de topçu kışlasının tekrar yapılmasını istemediği için; kimisi ağaçlar kesileceği için, kimisi de AVM endişesi duyduğu için; kimisi özgürlüğünün kısıtlandığını düşündüğü için, kimisi de alkol düzenlemelerine tepki göstermek için; kimisi başbakanın istifası için, kimisi de sırf macera yaşamak için; kimisi neden orada olduğunu bilmeden sadece gaza geldiği için, kimisi de sırf provake etmek, polise saldırmak ve yakıp yıkmak için dışarıdaydı.

İyi niyetli olanların vermek istedikleri mesajlar sert tavrına rağmen başbakan dahil gitmesi gereken heryere ulaştı. Ancak, sürece genel perspektiften baktığımızda, kaybettiklerimiz kazandıklarımızın çok gerisinde kaldı. Yurdun birçok köşesinde kaldırımlar söküldü; işyerleri, dükkanlar, parti binaları ve ATMler yağmalandı; polis araçları, sivil araçlar ve otobüsler yakılıp devrildi; insanlar yaralandı, can pazarları yaşandı; camilerde hiç olmaması gereken şeylerle karşılaşıldı; halk-polis ilişkileri zarar gördü.

Maalesef kaybettiklerimiz bunlarla da sınırlı kalmadı. Bütün süreci kapsamakla beraber bilhassa son süreçte sosyal medya üzerinden insanlar birbirlerine kasıtlı/kasıtsız yalan haberler yayarak ve kısır tartışmalara girerek provoke oldular. Ardından birbirlerini arkadaşlıktan men ettiler ve/veya bir daha görüşmeme kararı aldılar. Kısacası milli birlik ve beraberlik askıya alındı. Herkes olaylara kendi penceresinden sorumlular aradı. Kimisi başbakana, kimisi polise, kimisi provokatörlere kızdı. Ama olan en nihayetinde yine bu millete ve bu ülkenin uluslararası itibarına oldu.

Birkaç gün önce Londra Üniversitesi’nde yüksek lisans derslerimden birinde yaklaşık 1 saat Taksim üzerine konuştuk. Yuvarlak masa etrafında 1 İsviçreli ve 1 İngiliz hoca, 1 Yunan, 1 İspanyol, 1 İtalyan, 1 İsrailli, 1 Hintli ve 1 Lübnanlı öğrenciyle konuyu enine boyuna tartıştık. Ancak ne yazık ki onların söylediği son şey şu oldu: “Ülkelerimizdeki insanlar Taksim Gezi Olayları öncesine kadar Türkiye’yi ortadoğuya rolmodel bir ülke olarak görüyor ve artık kesinlikle Avrupa Birliği’ne alınmasını tartışıyorlardı, ancak 1 hafta içinde tamamen aksini düşünmeye başladılar!”

Selman ÇELİK